“Yürümeye devam et” diyordu kendine. Denizin kenarında rüzgarın taşıdığı dalgalar saçlarına tutunurken üşüyen bedenini ısıtmak için biraz daha yürürse gideceği bir yer olmasada soğuğu unutacağına inanıyordu. Yeterince yürürse buluşamadığı tüm aşklardan uzaklaşacaktı. Ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyordu denizin kıyısına gelip geri dönmekten başka çaresi kalmadığında. Şehrin ışıkları uzaktaki bir elin anahtarlarını çevirmesiyle teker teker hatta o eli hissedecek kadar yavaş yanmaya başlamıştı. Işıkların altında kötü kokulu bir köprüden ellerini cebine sokarak yürümeye devam etti. Bir ara ayağı sendeleyince köprünün demirini tutup irkildi. Bende bu demir korkuluklar kadar soğuk olabilir miyim diye düşündü. İnsanların arasına karışması gerekliymiş gibi tramvay durağına yöneldi. Gazete okuyan bir adam, kendi aralarında şakalaşan güvenlik görevlileri, ufak gruplar halinde üniversite öğrencileri ve kulaklıklarıyla müzik dinlerken ne kadar uzakta olduğu seçilemeyen bir genç bir kız biraz üşüyerek biraz etrafı gözetleyerek tramvayı bekliyorlardı. Bir cinayet için seçilebilecek en kusursuz yerdi. Kimsenin geçerken ilgisini çekmemek için boş bakan gözler ve sağır kulaklar yığınıydı durak. Beklemekten vazgeçti ve rayların üzerinde yürümeye başladı. Artık yeterince küçük değildi, ayakları ıslak raylardan kayıp kayıp duruyordu, eskisi kadar eğlenemiyordu ve bir iddiası da kalmamıştı.

Ceketinin cebinden dibi kırılmış bir sigara çıkardı. Tamir edilebilecek gibi değildi. Filtresi kopartıp attığı sigarasını dudaklarının kenarına iyice yapıştırdı ve ıslatmadan önce keyifle içebilmek için cebindeki kibrit kutusundan yeni bir kibrit aldı. Yokuş yukarı yürürken kalabalığa karışıp gelip geçen insanları izlerken uyuyabileceği sıcak bir duvarın hayalini kurdu. Belki bir paket sigara daha alırdı kendine, bir şişe votka hatta güzel müzik çalan bir pencerenin altından geçerken selam verebileceği güzel gözler görüp dansa kaldırabilir, sıcak duvarı o gözlerin sahibiyle paylaşabilirdi.

Yukarılara çıktıkça soğuk kaybolmaya başlamıştı. Artık üşümeyen insanlar daha vahşi, daha çok küfreden ve acelesi artmış sabırsız hayvanlara dönüşüyordu. Sokağın köşesinde müşterisinin evinden çıkmasını bekleyen sarı taksiye başka bir taksi arkadan çarpıyor ve sokak bir anda başlarına bahisçilerin üşüştüğü horoz dövüşlerindeki kalabalıkla yoldan geçenler arasında yaşanabilir alanların paylaşımına bölünüyordu. Sağ kaldırımda geniş nüfusuyla kavgayı izleyen mahalle sakinleri ve sol köşede meraklı gözlerle orada ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da oradan hızlıca uzaklaşmaya çalışan şehir insanları vardı. Kendi kaosuna daha sıkı sarılıp bu kimsesiz çok sesli şehrin kibirli ifadesinden kaçabileceği yakın bir otel aradı kendine. Kırmızı tabelalı, girişinde mermer kaplı küçük masaların olduğu ve içeriden çıkanların sanki hiç yaşamamış gibi etrafı pürüzsüz gözlerle uzaklaştığı apartman otellerden birine benziyordu. Kapıdan geçmek için bir otel çalışanının güler yüzle kapıyı açmasını bekledi. Gelen giden kimse yoktu. İçeride otelde çalıştığını düşündüğü temizlikçi kadın kapı açık diye bağırdı. Tanıyormuş gibi yaptı kadını ve tabi ya dedi sigara alacaktım diyen bir ifadeyle kapıdan geri dönüp bir kaç dakika sonra yine geldi. Bu sefer kadın yoktu. Aksi suratlı, gözlüklü, saçları sararmış, otel sanki adam oradayken inşa edilmeye başlanmış gibi yerinden kalktığından şüpheli tipte tüplü bir adam vardı. 
Adamın oturduğu masanın önünde durdu ve açık mısınız diye sordu. Adam önce sustu, elindeki defteri çekmeceye bıraktı ve gözlüklerinin üstünden öylece yüzüne baktı. Dalga mı geçiyorsun yoksa başka bir şey mi ima ediyorsun dedi. Sorduğu sorunun ne kadar basit ve anlaşılabilir olduğunu biraz dinlendikten sonra düşünmek için şimdilik bir odaya ihtiyacı olduğunu hatırladı. Tek kişilik bir oda istedi. Cam kenarı olursa ve sokağı görürse çok mutlu olacağını da ekledi. Otelci adam üzeri kıl kaplı parmaklarıyla bir anahtar uzattı, ikinci kat yirmi bir numaralı oda B kapısı. İlk defa böyle bir tarif duymuştu, gülmek istedi ama adam çoktan kendi işine geri dönmüştü. İlk geceyi peşin alırım ve bir de kafa kağıdını bırakacaksın… Odan temizlenene kadar lobide oturup bekleyebilirsin, ben de kayıt işlemlerini hallederim o sırada. Sen sigara almak için gittiğinde kapıdan çıkan çift kalıyordu odanda ama ilk geceden odana birini getirmene izin vermem. Senin tuttuğun odada kalan kadın bir kaç gün önce yanında o herifle çıkıp geldi. Adam fabrikatör müymüş neymiş ? Hiç inanmadım ama banane…
Odanın tek kişilik olduğunu sanıyordum dedi yeni paketini açarken. Evet dedi defteri dolduran adam, bu yüzden temizlenmesi biraz uzun sürebilir yatağının. Sen burada otur ve biraz bekle..

Lobide otururken bir kaç defa soru sormak istese de ne soracağını bilemeyip yutkundu. Nihayet odalardan sorumlu olan kişi odaya çıkılabileceğini söyledi ve merdivenlerden yukarı çıkıp yarım kalan işine geri döndü. Odasını bir sesin temizlediğini düşünüp yarın bir ifadeyle gülümsedi.

Adamın verdiği anahtarı hangi cebine koyduğunu unutmuş çantasını karıştırırken sol elindeki anahtarı hissetti. Soğuktan buz tutmuş elleri çözülürken bir süre hissizleşmiş olmalıydılar. Ne de olsa hissetmeyen bir şehre uzun uzun dokunmuştu simit yerken. Odasına girip ışıkları açtığında beklemediği bir manzarayla karşılaştı. Küçük bir balkonu olan duvarları kese kağıdı renginde yatak başlığı yumuşak sıcak bir oda verilmişti kendisine. Balkonda kurumak üzere olan bir kaç çiçek bile vardı. Islak paltosunu dolapta bulduğu askıya geçirdikten sonra ayakkabılarıyla yatağa uzandı.

Sokaktan gelen araba sesleri yerini çöpçülerin süpürgelerinden çıkan sese bırakmıştı. Odanın havalanması için açık bırakılan pencereyi kapatmadığı için biraz üşümüştü ama kendisini daha iyi hissediyordu. Yatakta bir süre gözleri tavana bakarken öylece düşündü. Evden çıkarken cebine koyduğu anahtarı solda tren bileti ise arka cebindeydi. Sigarası, telefonu ve kibriti de dolapta asılı olan üstünün muhtelif ceplerinde. Biraz kendine geldikten sonra yavaşça doğrularak dirseklerini dizlerine yaslayıp başını ellerinin arasına aldı ve saçlarıyla oynadı. Kalktı ve ceketinin cebindeki paketi yatağının üzerine attı. Kendine de bir sigara aldı ve onu yakıp balkona çıktı. Saksılara koyulan su içecek çiçekler solunca ve soğuk havalarda gidecek bir yerleri olmayınca akmış ve yerler ıslak kalmıştı. Ayakkabılarının altındaki biraz toprak keyfini kaçıramazdı bu beton kumbarası şehirde.

Sigarasını içerken bir yandan sokağa bakıyor, demirlerden beline kadar sarkıyor sonra balkondaki kurumuş çiçeklere bakıp onlar için yapılabilecek bir şey olup olmadığını düşünüyordu. Çiçekleri kendine benzetiyordu. Belli ki fazla su konulduğu ve dışarıda bırakıldıkları için ölmüştü çiçekler. Sabah ilk iş olarak her şeyi bir kenara bırakıp yeni çiçekler almak için otelci adamdan yardım istenecekti. Bu koca şehirde güneş kaçta doğacaktı acaba ve saat kaç olabilirdi ki ? Duvardaki saat gece sıfırüçotuzüçü gösteriyordu. Tüm sevmeleri yarına devreden bir insan için ne kadar ironik olabilirdi ki otel odasındaki saatin bu tavrı ? Olması gereken olması gerektiği gibi oluyordu işte. Solmuş çiçekler ve saat 0.333… Gözleri susamayacak kadar yorgundu, uyumaya karar verdi. Belki üzerine giyebileceği bir kaç parça pijama vardır diye dolabın diğer gözünü açtı. Kendisinden önce odayı tutan kadının giderken dolapta bıraktığı elbiseler ütülü olarak askılara asılı olarak orada bırakılmıştı. Hangi kadın elbiselerini tanımadığı bir misafire bırakır ki diye düşündü ? Ancak kaderinden uzaklaşıp yeni bir kader bulmuş kadın şans getirsin diye bırakabilir dedi içinden.

Peki onun kaderini bir kaç parça elbise değiştirebilecek miydi ?